• Millî Kültür

  • Bir kelimenin kökü mühim değil, telâffuzu mühimdir. Sesi ve mîmârîsi millî olduktan sonra kelimeler nereden alınırsa alınsın mâdem ki lisâna girmiştir, şu halde Türkçe olmuştur. Sâmiha Ayverdi

  • Kültür, milli; medeniyet, milletler arasıdır.

  • "Medeniyet gül alıp gül satmak, gülü gül ile tartmaktır. Ömer Özercan

Copyright 2018 - Custom text here

Ondördüncü Asırdan Bu Yana Türk İçtimai Müesseselerine Kısa Bir Bakış

ONDÖRDÜNCÜ ASIRDAN BU YANA TÜRK İÇTİMAİ MÜESSESELERİNE KISA BİR BAKIŞ - Sâmiha AYVERDİ

Kâh ağır kâh sür'atli akan bir sel gibi, devamlı ve bereketli çağıltılarla Ortaasya'dan Anadolu'ya yürüyen Türklüğün içtimaî hayâtını, elde çok sağlam vesikalar dahî olsa, devirlere ayırmak, bir zinciri halkalarından çözerek, devam ve teselsülünü kesmek demek olur.

Târih ve zaman, durdurulup dondurulamayacağına göre, içtimaî tekâmül ve hassasiyetin de yürüyen çağlarla beraber bâzı kayıpları ve kazançları olacağı aşikârdır. Ancak bu değişmeyi cevher ve prensiplerde değil, şekil ve suretlerde görüp, tesbît ve kabul etmek gerekir.

Onun için de XIV. Asırdaki Türkün hayâtı ile XVI. Yüzyıldaki Türkün hayâtı, ana  hatları  ve temel  görüşleri   ile, târihî ve an'anevî bir uzayış ve devamdan ibarettir.

Türk cemiyetinin bu sosyal nizamlar ve prensipler örgüsü, asırlar boyu bir içtimaî îman olarak, Tanzimat'a kadar hükmünü ve fermanını yürütmüştür.

Ancak, devletin kumanda köprüsünden gelen fakat ilmî ve millî değerden mahrum, bu bilir bilmez inkılâpla ardına kadar Garb'a açılan kapıdan, bin yıllık içtimaî ve târihî kıymetler sistemi cansız bir ceset gibi dışarı fırlatılırken, Garbın sosyal nizamları da, fâtihâne bir gurur ve bir zafer edası ile içeri girmiştir.

Türklerde Âîle

Suya atılan bir taşın merkezden muhite yaptığı halkalar gibi, en az bin yıllık Türk içtimâi hayâtının da dâima bir noktadan, memleket sathının bütününe doğru yayılan bir genişleme ve tesir merkezi vardır:  Aile.

Islâmiyeti kabul etmiş bütün Türk diyarlarında, dînin getirdiği unsurların teklif ve tavsiyeleri istikametine teveccüh edilmişse de, Türkün aile bünyesi, her zaman târihî çizgilerine sâdık kalmış ve millî ananesini muhafaza etmiştir. Onun için de Türklerde aile müessesesi, asırlar boyu huyunu, âdetini, görenek ve geleneğini devam ettirmiştir. Sanki tek meş'aleden tutuşturulan yüzlerce meş'ale gibi, her asırda ve her devirde elden ele, dilden dile, gönülden gönüle emânet ettiği millî ve târihî yapısından tek taş düşürmeden, kal'e metanetini muhafaza eylemiş ve mahremiyetini bozucu unsurlardan kendini korumasını bilmiştir.

Onun için, kapalı sınıf karakteri taşıyan Türk aile müesseselerinde yardım, birlik ve beraberlik ruhu, yiğitlik, mertlik, feragat, şecaat, cesaret, itaat ve sadâkat gibi hasletler gelişip boy atmış, böylece de insan unsurunun cevherinde bir yandan da gaza ve cihad ruhunun sırrını uyandırmıştır.

Neydi bu sır? Bin yıllık Anadolu Türklüğüne fütuhat yollarını açan ve onu yalnız istilâcılıkta bırakmayıp medeniyetler kurduran bu sır, cemiyeti tek fikir mihrabı önünde ve bir ibâdet şoku içinde sarhoş edercesine kendinden geçiren İlâ-yı Kelimetullah aşkı yâni Allah'ın birliğini tevhîd inanışını dünyâya taşımak ve yaymak aşk ve şevki idi.

İşte yediden yetmişe cemiyet saflarına hükmeden bu kollektif şuur, diriltici bir İsrafil sûru gibi, ruh fâtihlerinin cihad ve gaza erlerinin nabızlarını tutmuş, onlarla beraber yaşayıp üremiş, çoğalmış, ve bir canlı prensip olarak da zürriyetini dünyânın üç kıt'asına taşımıştır.

Böylece de bin yıldır Türk anası, bu yaşıyan prensip uğruna, çocuğuna daha ilk südü verirken : Ya gazî ol, ya şehid! diyebilecek bir kahramanlık gösterebilmiştir. Daha doğar doğmaz prensiplerine adanmış yiğit ve fedaî insan tipinin örneğini vatan ve îman ordularına bağışlayabilmek gururu ise, tek mükâfatı olmuştur.

Sâde XX. Yüzyılın değil, her asrın, her devrin, her çağın imreneceği ve benzediği ölçüde de huzur ve saadet bulacağı ve bulduracağı bu örnek insan kütleleri, emperyalist emeller gütmeden, müstemlekecilik hırsına kapılmadan, her ayak bastıkları ülkeye adalet, vicdan hürriyeti, içtimaî nizam, insaf, merhamet ve medeniyet taşımışlardır.

Selçuklu Devleti'nin parçalanıp dağılmasından sonra, Söğüt ve Domaniç havâlisinde istiklâl kazanan Osmanlı Türklerinin Anadolu Beylikleri'ni bırakıp Rumeli'ye atlayışları manâlıdır.

Şöyle ki, Türkler Rumeli'ye ayak basıp Balkan Türklüğünü kurmamış ve çeşitli kavimlere vatan olmuş Balkan coğrafyası üstünde, hâkim ve efendi millet olarak teşkilât ve idarelerini tesîs etmemiş bulunsalardı, bugün ne Sırp ne Sloven ne Bulgar ne Romen ne de bir Yunan milleti kalmış olurdu. Zîra Ortodoks Balkan Hıristiyanlığı ne çekmişse, dindaşları olan Katolik Lâtinlerden çekmiştir. Öyle ki Katolisizmin aşırı taassubu, zulmü ve ceberûtu, Ortodoks mezhebindeki Balkan topluluklarını vahşî ve gaddar muamele ve tecâvüzleriyle, Ortodoksluğu eritip ortadan kaldırmak yoluna giderken, ancak Türklerin Rumeli'ye adım atmış olmaları, Katoliklerin bu imha ve kolonizasyon politikasına son vermiştir.

İşte Balkanlar'dan Ortaavrupa'ya doğru kayacak olan Türk fütuhatı, Balkanlı milletler için gerçekten bir kurtuluş olmuştur. Zîra dillerine, dinlerine, görenek gelenek, içtimaî ve iktisadî nizamlarına dokunmayan Türk patronajı, Katolikler gibi, istilâ ettikleri toprakların sakinlerini eritme yoluna gitmiş olsaydı, bu gün istiklâl kazanmış tek Balkan devleti bulunmazdı.

Türklerin gerek Anadolu gerek Rumeli fütuhatı, o devirlerin siyâsî ve askerî teamül ve anlayışına göre, nasıl akıl almayacak bir medeniyet örneği idiyse, bu gün için de gıpta edilip imrenilecek bir anlayıştır. Ama Müslüman Türkün dünyâ milletleri karşısında yüz akı ile verdiği bu insanî ve medenî imtihan ne yazık ki çağdaş müstemlekeci Avrupa'nın idrâkine sığmayan bir devletçilik politikasıdır. Öyle ki, Osmanlıların, fethettikleri ülkelere zulüm yerine rahmet, gadir yerine insaf, vicdan hürriyeti ve adalet getirmiş olmaları, fâtihlik unvanlarını haklı olarak târihe hakketmiştir.

Ama gene ne hazin ki bugün Türklerin o âdil ve müsâvatcı tutumlarının ve medenî anlayışlarının muhasebesi yapılırken, cedlerinin vâsıl olmuş bulunduğu bu yumuşak ve insanî görüşün, Türk vatanı aleyhine çıkan ağır faturası ile karşılaşılmaktadır. Öyle ki dünyâ târîhine bir altın sahîfe çizmiş olan Türkün  toleranslı  ve  medenî davranışı, onun hem zafer hem de hezîmetinin sebebi olmuştur.

Türk dinamizmi ile islâmî anlayışı tek enerji kaynağı hâline getirmiş olan Türkler bu üstün hasletlerini, dünyâya duyurmaya îtibar ve tenezzül etmemişler, böylece de psikolojik bir zaaf olan öğünme illetinden uzak kalmışlardır. Ancak, beşeriyetin XX. Yüzyılda dahî vâsıl olamadığı bu üstün meziyet yüzünden, bin yıllık mâzîlerinin şerefli maceralarını dünyâya seslenip duyurmamışlardır. Öğünüp duyurmak şöyle dursun, kurdukları medeniyeti dahî, şifahî hudutları içinden çıkararak yazıp çizip tesbît etmek yoluna gitmemişlerdir.

Ancak, bu istiğna bu asil sükût bu yaptığını görüp göstermeğe tenezzül etmeyiş, Türk milletine çok pahalıya mâl olmuş, onların susmalarından faydalanan karşı milletler, boş bırakılan sahaları yalanlar, iftiralar ve çeşitli yaygaralarla doldurmuşlardır.

Büyük insan, büyük kumandan ve namlı bir idareci olan I. Sultan Murad'ı, Sırp Sındığı'nda ve I. Kosova Meydan Muharebesi sonunda bir ricacı çehresiyle yanına sokulan Miloş Kabloviç ismindeki Sırbın kahbece şehîd ettiği malûmdur.

Pâdişâhın ölümü ile, çok nâzik bir anda memleketin bağrında açılan bu yara, karşısında Türk adaleti, Sırp toplumundan intikam almak gibi sânından sayılmayan bir mukabelede bulunmak şöyle dursun, Sırp milletinin Miloş Kabloviç adına bir kilise inşâsını bile hoş görmekle, XX. Asrın mantığına ve politikasına sığmayan bir âlîcenaplık ve genişlik göstermiştir.

Hükümdârıyle, devlet adamlarıyle, san'atkârı, esnafı, memuru ve bütün bir halk kütlesi ile müşterek ahlâk ve îman parolasını kendisine dünyâ görüşü ve hayat nizamı olarak kabul etmiş olan Türk cemiyeti, üç kıt'aya ayak basmış, üç kıt'ayı idaresi altına almışsa, bunu, iliğine kemiğine işlemiş olan vatan sevgisi, aşk derecesine varmış bulunan îmânına ve prensiplerine bağlılığı sayesinde yapabilmiştir.

Selçuklu Devleti târîhî ömrünü tüketip Anadolu Türklüğü, birbirlerine yan bakan ve diş bileyen büyük küçük feodal beyliklere bölünmekle, Türklük, birliğini kaybetme felâketinin hazîn âkibetine düşmüş bulunuyordu.

Pek tabiî ki merkezî otoritesini   kaybederek bu bölük bölük oluşun çilesini çekmek mukadderdi, ve beklenen âkibetin meydana gelmesi de gecikmeyecekti.

Anadolu'nun yeniden tek merkez et­rafında birleşmesi yolunda en gözde ve kuvvetli namzed ise Karaman Beyliği idi. Germiyan, Eşref, Menteşe, Candar, Aydın, Saruhan, Hamid ve Karasi Oğulları da, memleketi kendi idareleri altında toplamak azminde olan müstakil devletçiklerdi.

Ancak, kavgalara ve çekişmelere ka­tılmayan ve lüzumsuz yere sesini soluğunu yükseltip, saltanat kavgalarına karışmayan yalnız Osmanoğulları idi.

Ne ki, Türk birliğinin temelini atmak, işte basîret ve dikkatle gelişip dalı budağı dünyâya kol atacak olan bu çekirdek aşi­rete, bu tasfiyeli soya nasîb oldu.

Türk dinamizmi ile İslâm ahlâkını ay­nı potada birleştirip tek enerji hâline ge­tiren bu şahlanıştan sonra da Osmanlılar, Selçukluların mirasına konmuş ve birbirle­rine düşmüş olan kardeş beylikleri, bir za­man için kendi hâllerine bırakarak vakit­siz ve aceleci bir politikaya iltifat etme­diler. Böylece de Bizans artığı Rum tekfurlarıyle   hesaplaşmak   suretiyle toprak   ve îtibâr kazanmayı siyâsetlerine hedef ittihaz eylediler. Umdukları îtibârı kazanmakta gecikmedikleri de, bir müddet sonra ken­dini gösterdi.

Söğüt ve Domaniç gibi kıyı bir top­rakta istiklâl davulunu çalan Ortaasya'nın bu Karakeçili Oğuzları, bakir olduğu ka­dar yiğit, cengâver olduğu kadar âdil bir Ertuğrul Bey, bir Osman Bey, bir Orhan Bey'den sonra, Kosova şehîdi I. Sultan Mu­radın tetik ve basiretli idaresinde, Rum tekfurlarını sindire sindire, kuruluştan yarım asır sonra nihayet Rumeli toprakla­rında tozu dumana katarak Türklüğe isti­lâ ve medeniyet çağını açmış, dünyâya par­mak ısırtacak bir devletin temelini kur­mak sancısına metanet, ciddiyet, sabır ve büyük bir inanışla dayanarak, târihte ve coğrafyadaki yerini  çizmiş bulunuyordu.

Şu da var ki genç Osmanlı Devleti'nin Rumeli yakasında elde ettiği zaferler bir yandan Anadolu'daki itibarlarını kuvvet­lendirirken bir yandan da, devlet olmanın tadına doyamamış beylikler arasında endi­şe ve korkuyle karşılanıyordu.

O kadar ki Osmanlıların, Selçuklu Devleti'nin çöküşünden sonra parçalara ay rılmış olan Anadolu Türklüğü'nü bayrakla­rı altında birleştirme azminin ciddiyet ve katiyetini, bu siyâsî mihrakların farketmemesi kabil değildi.

Bizans bakiyesi tekfurların tasfiyesinden ve Rumeli'de kök saldıktan sonra sıranın kendilerine geleceğine muhakkak nazariyle bakan bâzı beylikler ise, mücâdelesiz ve savaşsız, topraklarını Osmanlılar lehine terketmek yoluna gitmiş bulunuyorlardı.

Gerçekten de ortada mucizeyi andırır bir Osmanlı şahlanışı mevcuddu. Fakat bunun anatomik ve analitik îzâhı, tek başına ne bir hanedan işi idi; ne sâdece kılıç ve kalkan gücü ne de idare, hukuk, ekonomi, din, estetik ve kültüre bağlanabilirdi. Hattâ ne toprak rejimi ne devşirme metodu ile îzâh olunurdu. Belki tek tek bütün bunların organik bir vahdet kazanıp yekpâreleşmiş enerji hâline gelebilmesiyle Osmanlı orkestrasyonu vücûd bulmuştu. Bu ahengi meydana getiren lehimleyici ve bütünleyici ana kuvvet neydi dersek, evvelce de söylediğimiz gibi, kütleyi ayağa kaldıran gerçek idealizmin llâyı Kelimetullah aşkı olduğu cevabı verilebilir.

Siyâsî nüfus bölgelerine ayrılarak merkeziyetini kaybetmiş Anadolu Türklüğü'nün hâmil olduğu bir maya, tâ Orta-asya'dan kopup gelmiş, bir emânet cevher vardı ki, Selçuklu İmparatorluğu çökmekle, Türklük bu emâneti elden kaçırmış değildi. İşte Anadolu, Osmanlıların eliyle bu emâneti tekrar satha çıkarmanın büyük savaşını veriyordu.

Bu savaş erlerinin kütleye hız ve şevk verdiği sığınak ve siperler de, bilhassa tekkeler, zaviyeler, Ahîlerin, Erlerin, Erenlerin, bağrında inkişaf zemîni bulmuş ocaklardı.

Türklerde Tasavvuf Müesseseleri Alpler, Erler, Erenler ve Rum Bacıları

Bir yandan   tekfurları ezerek bir yandan Rumeli fütûhâtına  hız vererek Türk   topraklarının esneyişindeki askerî ve siyâsî güce muvâzî bulunan   içtimaî  ve vicdanî sebepleri de gözden kaçırmamak îcâb eder.

Alpler, Erler, Ahîler dediğimiz îman akıncılarının ve gaye fedaîlerinin Anadolu' ya gelmeleri ve geldikleri yerlerde de kök salıp meyve ve mahsûl vermeleri bir tesadüf işi değildir.

Öyle ki, bu gök - kubbe altında ne zaman bir cihad ve gaza ruhu, bir medeniyet ve içtimaî oluş hâdisesi, bir üstün hamle çiçeklenmişse, mutlaka arkasında, bu tohumu eken ve sulayan bir el olmuştur.

Nitekim Anadolu Türklüğü'ne hız, hareket ve bereket vererek şuûrlandırıp şerîatle tarîkati dâstânî şahsiyeti içinde yuğurarak, bütün islâm dünyâsı içine can gibi, kan gibi karıştırmış olan Türkistan Pîri Ahmed Yesevî'yi, Şark Türklüğü'nün Garb'a akışında bir rehber, bir yol açıcı olarak görmek gerekir.

Bilindiği gibi, Hoca Ahmed Yesevî, sâde fakat tesîrli san'atı, ihlâsı, îmânı ve şerîat hudutlarına saygılı heyecan ve coşkunluğu ile asırlara yol gösteren bir Orta-asya meselesidir.

İşte bu meş'aleden tutuşarak onun dünyâ görüşünü benimsemiş kütleler, bir yandan Moğol vahşet ve istîlâsının önünden kaçarak Anadolu'ya akmakla, yer yer kuvvetli mihraklar vücûda getirmiş, böylece de fütuhat ve medeniyet hamleleriyle cemiyette yapıcı ve yardımcı unsur olarak merkezleşmişlerdir.

Gazalarda kılıçlarıyle, barışlarda îman ve ahlâklarıyla Türk cemiyetinin ruhuna derinlemesine dalan bu gaye fedaîleri, gözleri dönmüş birer maceracı ve hırslı istilâcılar değildi. Belki bunlar, devletin kendilerine tanıdığı küçük imtiyaz ve menfaatlere karşılık büyük emek ve gayretlerle kütle emrinde ihtişamlı bir sadelik ve aksiyoncu ruhlarıyle çevrelerini birer medeniyet merkezi hâline getiren kapalı ve mazbut bir sınıftı.

Cemiyet bünyesi için adetâ biyolojik bir ihtiyaçla kendi kendini doğuran ve üreten bu içtimaî - tasavvufî müesseselere başlarını bağlamış kimselerin samîmî inançları, düzgün ahlâkları, saz söz ve el hünerleriyle, henüz kendini bulma yolunda çabalayan ve oturmuş bir zemin arayan Anadolu Türklüğü'nün içine maya salmakta himmetleri büyük olmuştur.

Bu mücâhid kütlelerin Türk coğrafyası üstünde oynadığı yapıcı rol, kuruluş ve yükseliş devirlerimizin üstünde esen ruhun kökünü teşkîl etmekte bulunuyordu.

Kendi karakteri, nizâmı, hattâ iktisâdî muhtariyeti içinde gelişip kendi kendilerini idare eden bu müesseseleri, can feda edercesine hasbî ve menfaat gütmeyen bir anlayışla cemiyet emrine verdiren şuur ne olabilir? Çoğu evlâdiyelik vakıflar hâlinde neslin nesle emânet ettiği bu zaviyeleri doğuran ve yaşatan içtimaî ve maşerî zaruret, kuvvetini ve dirliğini nereden ve nasıl almıştı? Nasıl olmuş da bu sivil mücâhidler, yer yer kurdukları merkezlerden medeniyet ışıklarını muhteşem bir sadelik, irfan ve zarafetle kütlenin içine yaymışlardı? Bu şevk, bu azim, bu irâde ve bu gür hamiyet kaynağı ne olmalı idi ki takati düşmesin  kuvveti  kesilmesin  aşkı  eksilmesindi.

Bir anlayışa göre Şark Türklüğü'nün Garb'a bu akışı, bir nüfus tazyîki kadar binlerce yıldır gözünü ve gönlünü Garb'a çevirmiş olan Türklüğün şimdi de aynı târihî role Osmanlı kisvesi altında devam edişi, gönlünde ve gözünde tüten Kızılelmaya doğru sefer eyleyişi idi.

Selçuklu Devleti'nin yıkılışı ve Türk gücünün merkeziyetini kaybederek beyliklere bölünüp kapanın elinde kalışı ile yeni bir nizama hasret çeken Anadolu Türklüğü, pek tabiî ki aynı teknede yuğrulup şekil ve düzen kazanma gayret ve isteğinde bulunuyordu.

XIV. Asır Anadolusu'nda Türkmen aşiretlerinin Oğuz boylarının göçer evli obalarının, hâlâ arkası kesilmeyen muhaceretleri devam etmekte idi. Daha X. Asırdan beri Anadolu'ya akan Saltuklar, Mengüçler ve Dânişmendler'den sonra, bilhassa Bozoklar, Üçoklar, Çepni, Bayındır, Salor, Afşar, Kayı, Beğdili gibi Oğuz Türkleri, Anadolu topraklarına yayılıp çoğalarak artık hâkim zümre vasfını kazanmışlardı.

Böylece de Anadolu coğrafyası üstündeki bu yerleşme ve kök salısın sosyal ve medenî hayat çizgilerinin Türk an'ane ve âdetlerine göre değişip düzenlenmesinde ilk adımı sayılabilir.

O kadar ki yüzyıllardır Selçuklu Devleti'nin edebiyat ve devlet dili olarak kullandığı Farsça'nın, yavaş yavaş Türkçe ile yer değiştirme hâdisesi, yeni vatanda Türk nüfûsunun çoğunluk ve hâkim unsur vasfını kazanmış olması, aynı zamanda medreselerden Türk kültürü ile yetişmiş ilim ve idare adamlarının yurd içine geniş ölçüde akmalarından ileri geldiği bir gerçektir.

Anadolu'da Sünnî ve Bâtınî Hareketler

Şematik yapısı çizilemeyecek kadar çetrefil, müphem ve bir o kadar da doğuş ve oluş sancıları içinde bulunan XIV. Yüzyıl Anadolusu'nun içtimaî hayâtını tesîri altına alan ve almak yolunda bulunan çeşitli yapıcı hattâ bir mâ­nâda yıkıcı cereyanlar olduğu da muhak­kaktır.

İşte gayesini dünyâlara değişmeyen ve hak bildiği bu gayeyi hayâtına katık etmiş bulunan Ahmed Yesevî, Şark Türklüğü'ne Garb'ı işaret edip, «îlâ-yı Kelimetullah» çerağmı oralarda da uyandırmalarını ken­dinden sonra gelenlere ve gelecek olanlara da imâ ederken, bu emâneti bir hazîne gibi muhafaza edenler arasında, az da olsa, gaf­let, cehalet veya dış baskıların temîn eyle­diği ednâ menfaatler yüzünden çaldıran veya sulandıranlar da olmuştur.

 

Bu yüzden de şerîatle laubali zümrele­rin türemiş olması XIII. ve müteakip asır­lar Anadolusu'nda cemiyet ve hattâ devlet hayâtına işler yaralar açmaktan geri kal­mamıştır. Selçukluların zaaf ve bocalama devirlerinde nizâmını kaybetmiş siyâsî ve iktisadî huzursuzluk ve buhranlardan faydalanan yabancı menfaatlerin, çalkantıla­ra düşmüş devlet bünyesinde bozguncu mihrakları körüklediği ve hattâ plânladı­ğı kolaylıkla görülür.

Bu Şîî ve Bâtınî karakterli cereyan­ların bozgun ve nifak yuvaları olarak inki­şâf zemîni bulmalarının gerçekleri üstünde durulacak olursa, bunların bir tasavvuf sistemi olmadıkları, belki sahte bir mez­hep örtüsü altında siyâsî menfaatler güden birer anarşi yuvası oldukları da anlaşılır.

Dikkat edilecek olursa bu yıkıcı hare­ketlere ön - ayak olanların mâhiyet ve mak­satlarını görmek güç değildir. Öyle ki Türk topraklarında kargaşalıklar çıkarıp mey­dana getirdikleri ikilik ve ayrılıklardan faydalanarak politik emellerine zemîn ha­zırlamak ve ulaşmak başta gelen sebepler­dendir.

Peşlerine takılan kütlelerin büyük ço­ğunluğu ise, kime efendi, kime kul olaca­ğını bilemez hâle gelmiş, iktisadî, içtimaî ve siyâsî krizlerin çileleri ile bunalmış, ça­resiz bir kalabalıktır ki gittikleri yolun bir dalâlet ve sapıklık olduğunu bilseler dahî, içine düşmüş oldukları ümitsizlik, bu gafil kütleleri, başlarını bağlayacak bir dayanak noktası aramakta bir dereceye ka­dar mazur kılmaktadır.

Daha çok Bâbâî İsyanları diye anılan bu Haricî - Bâtınî mihraklar, Kalenderîler, Haydarîler, Şemsîler, Hurûfîler, Baraklar gibi şerîatle lâubâlî, îtikad ve amel kayıdlarından âzâde, haramlara helâl gözü ile bakan böylece de basit halk tabakalarını tehlikeli bir hürriyet ve başıboşluğunun tadı ile avlayan teşekküllerdir ki daha çok İran ve Suriye'nin Türk topraklarına nifak saçmak için soktuğu ithâl malı sızıntılarla beslenmekte bulunuyordu.

İşte Selçukluların son devirlerinde yaşama güçlüklerinin ortasında çaresiz kal­mış halk, bunlara körü körüne bağlanmak­ta ve anarşik ayaklanmalarda bir kurtuluş ümîd etmekte idiler.

Ama gün olup Osmanlı Devleti idare­ye hâkim olmakla, bu Bâtınî - Haricî karak­terli cereyanlar da, devletin ve milletin ve­tosuyla sindirildi. Buna rağmen, gene de hâriçten uzayan dış menfaat baskılarının tesîri ile, zaman zaman da olsa, faaliyetle­rini sinsice devam ettirdikleri ve kanlı pat­lamalara yol açtıkları görülmüştür.

Siyâsi, iktisâdi ve içtimâi nizam, yeni devletin kolu kanadı altında sükûn ve karar devresine girmekle, halk uyanmış, böylece de menfî ve bozguncu mihraklar takatten düşerek, buhranlı devirlerde gösterdikleri faaliyetler büyük ölçüde gücünden kaybetmişti.

Zâten huzur ve selâmetin devlet bünyesini sarsan isyan ve anarşilerle temîn edi lemiyeceğini çok iyi bilen büyük ve şuurlu bir halk kütlesi vardı ki Sünnî tasavvuf ve îman ehlinin etrafında birleşmekle, Anadolu coğrafyası, yaygın ve tevhîde dayanan bir dünyâ görüşünün şevki içinde canlı, hareketli, gayeli ve uyanık bulunuyordu.

Türk İslâm tasavvufundan gayri dünyâda hiç bir felsefe, cemiyetin bütününe mâl olmamış ancak bir sınıfın idrâkine hitâb etmiş ve bir münevver zümrenin çerçevesinde kalmıştır.

Halbuki Türk toplumunun mânâsına ve maddesine hâkim olan tasavvuf felsefesi, kütlelerin içine solüsyon hâlinde öylesine karışmıştır ki bu coşkun yayılış ve inanışın tesîrlerini içtimaî yapının bütününde görmemek mümkün   değildir. Böylece de yeryüzünde bir felsefe, ilk defa amel hâline gelerek bütün bir vatan sathının malı olmuş bulunuyor ve büyük kütle tarafından ittifakla kabule mazhar oluyordu. İşte bu yüzden de Müslüman Türk, bin yıllık târihinin her adımında, Kur'an ahlâkına ve Peygamber sünnetine dayanan ölçülü adımlarla yürümüş ve gene bü yüzden de her gittiği yere adalet, nizam, şefkat, merhamet ve vicdan hürriyeti götürmüştür.

Anadolu coğrafyası Selçuklulardan Osmanlılar'a geçerken, manevî bir disiplin ve muvâzene kazanmış olan kütlenin, vatan ve îman aşkını ayrılmaz bir bütün olarak birleştiren Sünnî ve saf îman merkezlerinin verimleri ile sağlama alınmış olduğunu görmek lâzımdır.

Anadolu'nun Türkleşme ve yerleşme hâdisesinde ve bilhassa manevî olgunluk ve ruhî değerler kazanma yolunda büyük payı olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî' ler, Necmeddin Dâye'ler, Evhadeddîn-i Kirmânî, Sadreddîn-i Konevî, Hacı Bayram-ı Velî, Yûnus Emre ve emsali gibi fi-kir, rûh ve aksiyon sîmâlarının hazırlayıcı himmetlerini zikretmek yerinde olur.

Bunlar, insanları kayıtsız şartsız seven, koruyan, acıyan, affeden, verdiklerine ise karşılık beklemiyen beşer fedaîleri idi ki kütleler, inanarak, güvenerek, severek etraflarında birleşiyor, öğreniyor ve olgunlaşıyordu.

Bu yüce insanları kendi cinslerine karşı bu derece gönüllü yardımcılar hâline getirebilmek için muhakkak ki her şeyden evvel mukaddesatı ön plâna geçirmek ve gayeleri ile mukaddesat arasında bir rabıta kurmak lâzımdır. Tâ ki, o kimse faaliyet sahasını tâyîn ederken, kendini de bu kudsiyetin bir parçası olarak görebilsin.

Yunus Emre'ye: «Ol dost için ağuları şeker gibi yutmak gerek» dedirten hayat görüşü gibi, araya ancak «Ol dost» denen bu üstün şevk ve bir müşahhas îman merkezi girdiği zaman insanoğlunun gerek kendi kendisiyle gerek dış âlemle olan çetin mücâdelesinde bu sevgi, ikrar ve îmânın kudret kaynaklarını seferber ettiği görülür.

Halbuki hukuk prensipleri ile kanunların teklîf ve hattâ tehditleri aynı insanoğlunu hemcinslerine   karsı ancak   korku veya kuru bir menfaat ve ortaklığa kadar götürebilir.

Beşeriyet târihi gösterir ki, kütleleri sıcak bir alâka, dostluk ve sevgiyle bağlayan kuvvet, mücerredi, kendi derûnî hüviyeti içinde müşahhasa tercüme edebilen ilâhî inanışdır.

Ahilik Müessesesi

Osmanlı Devleti'nin taze ve temiz kanına Selçuklu mîrâsı olan tecrübeli, teşkilâtçı ve bilgili devlet adamlarının da katılmaları ile, devletin gücü her geçen zamanla bir kat daha kuvvetlenip derinlere kök salmakta bulunuyordu.

Zümre ve şahıs menfaatlerinin kirletmediği bu sıcak bu hararetli gayrete, îlân-ı aşk edercesine, bağlanıp destek olan yan unsurlardan Alpler, Erler, Erenler ve Bacılar gibi yapıcı, lehimleyici faal zümreler arasında memleketin iktisâdı ağını ören Ahîler gibi aksiyon adamlarını da görmek lâzımdır.

Bunlar ticâret ve sanayii meslek ve teknik çerçevesinde bırakmayıp, içine bir îman anlayışı da yerleştirerek, kuru ve kalıplaşmış bir  çalışma   sahasını,   yüksek voltajlı enerjileriyle mübârekleyip renklendirmişlerdir.

İşte dinamik olduğu kadar spirtüel de olan cihad ve gaza erleri arasında, bir de gene askerî tarîkat ehli diyebileceğimiz esnaf teşkilâtı olan Ahîlik müessesesi vardı ki prensiplerini tasavvuftan alan bu müessese, Türk ticâret, ahlâk ve nizamını, sanayi ve zenâati emniyet altına almış, kurduğu nizam çerçevesi içinde devletle olsun halkla olsun omuz omuza çalışmış ve uzun asırlar, şöhretine şöhret katarak târîhî ömrünü yaşamıştır.

Öyle ki, Ahîlik kadrosu içinde desteklenen esnaf ve san'atkâr, bir başka deyişle «fütüvvet ehli» yâni hünerini, marifetini ve ticâretini, yiğitçe, cömertçe ve namuslu bir kardeşlik anlayışı ile geliştiren bu teşkilât, uçlara kadar Anadolu'nun her köşesine yayılmış bulunuyordu. İbni Batuta'nın da dediği gibi, boş zamanlarını zaviyelerinde ve tekkelerinde saz söz ve âyinlerle bir hoşça vakit geçirmek suretiyle, ticâret namus ve ahlâkına canlı örnekler verirlerdi. Kapıları ise âlim, şâir, çiftçi, zengin, fakir her sınıfa açıktı.

Gaza ruhu ve hamleleriyle yeni açılmış topraklar üstünde çalışan sanatkârı ve esnafı, kolu kanadı altına alıp kadrolaşmış olan Ahîlik müessesesi, Türk coğrafyası üstünde sağlam ahlâka, doğruluğa, yiğitliğe ve iyiliğe yeminli bir insanlık ve namus ağı kurmuştu.

Gene İbni Batuta'nın ifâdesine göre, yabancılara ve misafirlere saygılı ve şefkatli, eşkiyaya ve zâlimlere merhametsiz olan bu çalışkan ve îman neşvesiyle coşar olmuş insanların, Anadolu'nun bir örnek vatan hâline gelmesinde çok müsbet tesîrleri olduğu târihî bir gerçektir. Onun için de, bu gaye erlerinin, bir taraftan Moğolların önünden kaçarak Türkistan, Harzem ve İran yolu ile dalga dalga Anadolu'ya akan Türkmen kabîlelerinin kesif akınlarını ve Anadolu'nun cemiyet hayâtını, ekonomik nizâmını, ahlâk anlayışını, ticâret, iktisad, ve hukuk münasebetlerini düzenleyici faaliyetleri ile Osmanlıyı hazırlayan aktif elemanlar arasında görmek lâzımdır.

Ahîlik anlayışında sermâye nasıl hürmete lâyık bir kuvvet ise, emek de saygıdeğer bir başka kuvvetti. Bu yüzden de işverenle iş alan arasında asla bir zıddiyet ve düşmanlık olmaz, belki karşılıklı bir anlaşma ve kerem esâsına dayanan sıkı bir beraberlik hüküm sürerdi.

Hele kervan yolları üstüne kurdukları hanlar, yaptırdıkları camiler, mescidler, hamamlar, değirmenler ve köprüler, bütün bu îmâr ve amme hizmeti müesseseleri, şenlendirdikleri memleket köşelerine hediye ettikleri en gözde hâtıralardır.

Sonra bu feragatli ve gözleri tok adamlar, kazançlarından pâdişâha, sipahiye, yeniçeriye, töredir diye bac verir, yolcuya konuğa, muhtaç ve hastaya Tanrı buyruğudur diye ikram eyler, zengini eteklemez, fakiri iteklemez, «âyende ve râvendeye»(Gelen giden, yolcular) de hürmet etmeyi îmânının îcâbı bilirdi.

Oldu olası kadına saygı göstermiş olan Türk töre ve âdetleri içinde böylece de gaza cihad ve fütüvvet hamlelerinin gerçekleşmesinde kadınların da yerini ve rollerini unutmamak lâzımdır.

Öyle ki Türk, her zaman kadına saygı göstermiş ona cemiyet hayâtında dâima lâyık olduğu hak ve imtiyazı tanımıştır. Ata binen, silâh    kullanan aile çevresinin nizâmını kuran, sözü geçkin, bir durakta olan kadın, dâima erkeğinin desteği ve yardımcısı olmuştur.

Bu bakımdan, Anadolu coğrafyası Türk vatanı olurken, ve bu yeni vatanda Alpler, Ereler, Gazîler, Ahîler el ve gönül birliği ile bir yerleşme şevkinin kâh buhranlı kâh hummalı faaliyetini yaşarken, Aşıkpaşazâde'nin «Rûm Bacıları» dediği kadınların da Ahî teşekkülleri arasında bir ana, bir kızkardeş muamelesi ile teşkilâtta vazîfe görüp cemiyete renk verdiklerini düşünmek lâzımdır.

Osmanlılarda Kültür İşleri, Bürokrat Sınıf, İdarî ve İktisadî

Dikkat edecek olursak târih boyunca kütleler ve milletler, fazîlet, feragat, bilgi ve îman gerçekleri ile dürtülüp uyandırılmış bir idareciler kadrosunun etrafında birleşinceye kadar, acılardan ve ıztıraplardan kurtulamamışlardır. Bu acıyı uzun zamandır çeken Anadolu ise, artık memleketin merkez yerinde oturan âdil, âbid ve kütleye canını adamış, hükümdar ve idarecilerin   kolu   kanadı   altında  olduklarını anlamakla, bu müşterek otoriteye adetâ aşkla bağlandı.

Târihin yalan bilmez dudağı, kütlelerin, küçük insanlar elinde kaldığı müddetçe şahıs ve zümre menfaatlerinin kurbanı olduklarını söyleyip dururken insanoğlunun bunu bilmemesi kabil değildi.

Osmanlı idâresinin Anadolu'ya getirdiği huzur, islâmî prensiplerden aşı almış öyle bir Ortaasya dinamizmi idi ki her temas ettiğine kendi hüviyetini giydiriyor ve bünyesinin ateşi içinde eritip, bilhassa yıpranmış unsurları kendi tezgâhında işlemek suretiyle tazeliğe kavuşturuyordu.

Selçuklu İmparatorluğumun dağılmasından sonra Osmanlıların hizmetine giren idare ve ordu âmirleri, bir yandan da civar kasaba ve köylerden iltica eden göç kafileleri, Selçuklu - Osmanlı diye bir fark gözetmeyecek soydaşlardı. Onlar için bütün değişiklik, bir idareden bir başka idareye geçiş oluyordu.

Etnik kökleri, dilleri ve dinleri ayrı olan bir yerli halk da vardı ki, Osmanlı'nın âdil ve müsâvatcı idaresi onları da kendine bağlamak kudretini göstermekte hiç de zorluk çekmemişti.

Ülke, gün günden genişleyip açılırken, Osmanlılar, devletlerinin bekasını sadece kılıca bağlamıyor, idare, hukuk, kültür ve îmar plânlarını da terazili bir hız ve bereket ile bütün fethettikleri topraklarda tatbîk ediyorlardı. Bu anlayıştan hareket ederek de, memleketin bütününe şâmil idare mekanizmasını mülkiye, ilmiye, seyfiye ve kalemiye bölümlerinin ağı içine alarak devlet bünyesinde çatlak ve açık bırakmadılar.

Dünyânın ve islâm âleminin çektiği acıları basîretle tâkîb eden o devrin ulemâ kadrosunda ve devlet teşkilâtı içinde yer almış bu ilim adamlarına, Selçuklular gibi Osmanlılar da el uzatmaktan geri kalmadılar. Sonra da gene, asırlardır Asya Türklü-ğünü idare etmiş olan eski Türk hanedanları ve Selçuklular gibi, Bağdad'daki Abbasî Halîfesine bağlı kalmak suretiyle, Sünnî içtihadı sonuna kadar müdâfaa ve muhafaza eylemeyi îmanlarının îcapları bildiler.

Kuruluş ve oluşlarını idrâk eder etmez yayından kurtulmuş ok misâli ileri fırlayan Osmanlı Türklüğü, bir yandan köhne Bizans ağacından kopup ayrılmış tekfur idarelerine son verirken bir yandan da kültür ve idare cihazlarını teşkilâtlandırmaya büyük gayret sarfediyorlardı.

Osmanlı Devleti'ni asırlar boyu idare etmiş bulunan bürokrat sınıfın, Garb'ın bir tekerleme hâlinde diline dolamış olmasına rağmen, Bizans bürokrasisinin bir kopyası olduğunu iddia etmek gülünçtür.

Eğer târihî seyir ve tekâmülü takip edilecek olursa, bu çarkın tâ Ortaasya, Sâsânî, Arap, Memlûk, İlhanlı ve Selçuklular' dan yuvarlanagelen terkip ve tecrübenin muvaffakiyetli ve kemâlli bir devamı olduğu görülür.

Öyle ki Osmanlılar, sivil ve askerî idare mekanizmasını düzenlerlerken, henüz ipuçları elde bulunan mâzî mîrasına sıkıca yapışarak onu kendi devletlerinin bünyesi içinde ıslâh ve ihya etmek yoluna gitmiş ve geçmişle nikâh tazelemişlerdir.

Selçuklu İmparatorluğu dağılıp bu geniş harita üstünde çeşitli feodal beylikler teşekkül edince, idare ve hukuk müesseselerinin de bu küçük siyâsî topluluklarda devam ettiğini görüyoruz.

Ama, Osmanlı Devleti teşekkül eder etmez hayat ve devam kanunlarının sırlı ve gizli daveti o ilim ve devlet adamları kadrosunu bu genç vâris devletin çevresine çekip sürükledi. Hâdise, kaçınılmaz bir sosyo-politik ve târihî irsiyet kanununun îcâbı idi.

Şu da var ki Osmanlı hükümdarlarının etraflarında halkalanan bu ilim ve hikmet kadrosu, yalnız yaşadıkları devrin idare, ahlâk, irfan ve hukuk haritasını çizmiyordu. Hizmet ve hedefleri, bir hanedana veya bir zümreye ve belirli bir zamana mahsus değildi. Bir medeniyeti, bir ideolojiyi akıl ve îmanla desteklerken, onu, devirler ölçüsünde gerçekleştirmek için gelecek hanlara hakanlara yol açıyor, Öncülük ediyorlardı.

Böylece de tam bir ahenk ve üslûp ile siyâsî hayâtına başlayan Osmanlı Devleti istikbâlin dokusunu örmeğe ve gelecek zamanlara mîras bırakmağa hazırlanıyordu.

Görüldüğü gibi, devleti bir yandan mantıkî bir yandan da manevî temellere oturtan Osmanlılar, merkezî ve idarî otoritenin politika ahlâkını kontrol eden bir yardımcı kuvvetler halkası tesîs etmekle de, icra ve teşrî organlarını hak ve adalet unsurlarının murakabesine vermiş oluyorlardı.

Halbuki başta Bizantinistler ile hemen bütün Batılı tarihçiler, Türk - İslâm müesseselerinin târihî tekâmül ve seyrini takip etmeden ve Türk târihi ile uğraşmaya lüzum görmeden, hatalı bir muhakeme ve garazlı bir taassupla, gerçeklere dişleriyle tırnaklarıyle hücum ederek, Osmanlı idare, hukuk ve sosyal müesseselerini hattâ saray teşrîfâtını bir Bizans artığı ve devamı olarak görmek istemişlerdir (').

Gerçi bugün Şarkî Roma İmparatorluğu'na târihî ve ırkî bağlarla veraset iddia edecek bir namzet millet yoksa da, bin yıl salîbe hizmet etmiş bir imparatorluğu cihan haritası üstünde, hiç değilse hayâlen yaşatmayı îman borcu kabul etmiş bir Haçlı dünyâ vardır. Bu duygunun mağlûbu olanların ise, ilmî, akîdeye feda etmeleri, gerçeklerle bağdaştırılamıyan ve bilgi haysiyetini zedeleyen çok hazin bir gayrettir.

Osmanlı Devletin'de Hukuk Anlayışı

Osmanlı Devleti, iç teşkilâtında sakat ve zayıf bir taraf bırakmamak ve bir çatlağa bir gediğe meydan vermemek yolunda ilk adımlarını çok basîretli, hesaplı ve dikkatli attığı görülür.

Bir yandan askerlik müessesesi sıkı bir disiplin altına alınırken, mülkiye, ilmiye ve kalemiye sınıfları da kendi vazîfeleri hududu içinde an'ane, nizam ve şartlarının kaplarını büyük bir ciddiyet ve olgunlukla tezgahlamakta idiler.

Bir yandan da pâdişâhın, öz veya ahî kardeşine vezir ve musahip olan Aîâaddin Paşa ile Çandarlı Kara Halil Molla ise, devletin iç teşkilâtına muvâzî faaliyetlerini tanzîm edecek usûlleri kanunlastırıyorlardı.

Osmanlı kanunnâmeleri İslâm hukukunun prensiplerine bağlı olmakla beraber devletin iç teşkilât ve faaliyetlerini tanzîm eden bu kanunlar, fıkha muvâzî millî ve mahallî esaslarla beraber yürümüştür. Meselâ Osman Bey, «Baç Kanunu» için kendisine baş vurulduğu zaman «Tanrı buyruğu mudur?» diye tazimle sormasına rağmen, Allah'ın böyle bir emri olmadığını, lâkin mahallî kapların bunu lüzumlu kıldığını anlayınca, kabul etmiş olması da göstermektedir ki, Devlet, prensipte İslâmî esasları temel unsur olarak alıp inşâcılıkta millî ve mahallî motifleri işleyerek bir terkibe gitmek basîretini göstermiştir.

Onun için de, Osmanlılarda hukuk müessesesi esas itibariyle islâm hukuku etrafında örgüleşirken, bir tarafdan da mâzî yadigârı târihî an'anelerin diri kalmalarına bilhassa dikkat edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış teşkîlât ve müesseseleri taş taş örülürken, hükümdarlar, idareciler ve halk, vicdanî değerler bakımından tam bir işbirliği hâlinde idiler. Onun için de kanunların ve ceza hükümlerinin bekçilik edemediği hâllerde örf ve âdetlerin sözü geçiyordu.

Târihin hiç bir devrinde ve hiç bir sosyal toplulukta, evvelâ îmânın sonra da örf ve âdetin yardımı olmadan yalnız kanunların himâyesi altında yaşanmış medenî ve insanî bir hayat örneği göstermek kabil değildir.

Devlet yasağını da kanunların tehdîdini de ikinci plâna düşüren îmanlı ve murakabeli cemiyetlerdir ki  târîhin yüzünü ağartmış, adaletli, muvazeneli ve istikrarlı bir devreyi yer yüzüne getirmişlerdir.

O zamanlarda da Türk cemiyetinde mühim olan kanunnâmelerin ceza maddeleri değil, vicdanî ve şahsî mes'ûliyet duygusu idi. Zîra fertler, kanun yapıcısına değil, onun ve her çeşit kuvvetin üstündeki mücerret Tanrı kudretine karşı kendini borçlu ve mes'ûl hissediyordu. İşte bu manevî saygı ve alış - veriş yüzünden olgunluk kazanmış kütleler, kanun hükümlerinden büsbütün habersiz dahî olsalar, kanun yapıcılarından daha kuvvet ve sadâkatle içtimaî nizamların bekçiliğini ederlerdi.

İnsan olarak da, kumandan, idareci ve devlet adamı olarak da, dahî hükümdarlar safında bulunan II. Sultan Murad ile vezîri Fazlullah Paşa arasında geçen bir konuşmayı o devrin insaf ve adalet anlayışının açık ve canlı bir örneği olarak Âşıkpa-şazâde şöyle anlatır: «Pâdişâh her sene 3500 flori, Kudüs-i Şerîfe ve Medîne-i Re-sûl'e ve Halîlü'r - Rahmân'a, Kâbetullah'a gönderirdi. Kendi bulunduğu şehirde de 1000 flori seyyidlere mübarek eliyle bizzat ulaştırırdı.

O yıl da aynı meblâğı, Hacca niyet eden Molla Yegân ile göndermek istediğini vezîri Fazlullah Paşa'ya söylediği zaman Paşa, hazînede flori bulunmadığını beyan etti. O zaman Halil Paşa'dan ödünç alındı. Pâdişâh: «Halil! Sakın verdiğin, rüşvet florisin olmasın!» diye titizlenince, Halil Paşa: «Pâdişâhım, atamdan kalan mirasdır.» dedi.

O zaman Fazlullah Paşa: «Devletlü Sultânım, pâdişâhlara hazine gerektir. Emir buyurursan hazine toplayayım !» dedi. Pâdişâh: «Nasıl toplayacaksın?» diye sorunca da: «Bu vilâyetin halkında mübalağa mal vardır. Pâdişâhlara kâh kâh bir yol bulup almak caizdir,» cevabını verdi.

Pâdişâhın son derece canı sıkılarak: «Hey Fazlullah, bu söz ne sözdür ki söylersin? Bizim vilâyetimizde üç lokma helâl vardır: Biri mâdenler, biri kâfirden alınan haraç, biri de gazadan hâsıl olan maldır. Bizim askerimiz gâzî leşkeridir. Bunlara helâl lokma gerektir. Sol pâdişâh ki askerine haram lokma yedirir o asker harâmî olur.» dedi.» Paşanın bu davranışı azline yol açtı.

Osmanlılarda Vakıflar, Hayır Müessesele ve İmar Hareketleri

Osmanlılar Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'nde kurma yolunda oldukları ve kurdukları süzülmüş, durulmuş ve ehlîleşmiş bir devlet nizâmı ile dünyâ görüşünü cemiyet ölçüsünde ifadelendirerek halkla el ele yürürken, Garb'da feodalizmin dayandığı fideicommis'e karşı, Türkler vakıf müessesesini kurmuşlardır. Bilindiği gibi, Garb'ın bu şartlı vasiyet usûlü yerine, mülkü de toprağı da en faal mânâsında bir amme hizmeti vâsıtası kılıp hem vâkıfın zürriyetinin hem de halkın faydalanacağı bir teşkilât olarak, cemiyete mâl etmişlerdir.

Gene bilindiği üzre, bu tesîsler yalnız köy ve kasabalarda değil, şehirlerde de içtimaî yardım, sağlık, san'at, ziraat ve irfan şebekesi hâlinde toprağın üstünü ve cemiyetin içini zaptetmiş oluyordu.

Esasen o devirlerde, köyle şehir birbirlerinden ancak hacim ve ölçü itibariyle farklı, içtimaî ve iktisadî teşkilât bakımlarından ise hemen hemen müşterek şart ve imkânlara sahip birer   medenî ve gelişmiş sosyal uzviyet idi. Gerek kültür gerek îmar gerek san'at faaliyetleri de, iktisadî ve içtimaî muvâzeneleriyle at - başı gitmekte bulunuyordu.

Bir taraftan ıssız dağ başları, tehlikeli boğazlar, uçlar, derbendler, serhadler, kal'alar kendi imkânları ölçüsünde birer minyatür şehir, birer medeniyet merkezi olurken, büyük eyâletler ise vakıflar ve tesîsler zincirine ilâve edilen yeni yeni âbidelerle boy boy uzayıp gidiyordu.

Vakıf, îmâr ve hayrat anlayışından hareket eden kollektif şuurun himmetiyle, köy, kasaba ve şehirler, alınlarına yedikleri Türk damgası ile adetâ cennet misâli şenlenmiş ve bereketlenmişti.

Ama birbirlerine el uzatırcasına şehri şehre, köyü köye bağlayan hanlar kervansaraylar, köprüler, çeşmeler, camiler, mescidler, tekkeler, bağlar bahçeler, çiftlikler ile bir san'at mozayiki gibi işlenen vatan topraklarının muhteşem manzarasını şu birkaç sahifede anlatmak ne mümkün.

Osmanlıların ilk gönül koydukları Bursa, bir san'at, îman ve medeniyet kervanı olarak adım adım etrafa doğru taşarken, güzeli görmek, güzeli meydana getirmek, güzellikle beslenip haşır neşir olmak, artık zaptedilemiyen bir küheylân gibi ileri doğru atılmış bulunuyordu. Böylece de Bursa, Osmanlı medeniyetinin en güzel şehirlerinden biri olmuştu.

Ticâret ve sanayi, iktisad ve kültür hayâtı yekpare bir zincir gibi şakırdıyarak uzayıp giden Bursa'nın ikişer ve üçer yüz odalı, develikli, ahırlı, mescidli, havuzlu hanları, yolcuların ücretsiz ve minnetsiz şifâlandıkları tabhâneleri, her konana ve göçene sofrası açık imaretleri, bir amme hizmeti müessesesi, ruhanî bir şevk ve huzur ocağı olan sayısız tekkeleri, vatan sathına geniş ölçüde fikir mahsûlü veren medreseleri, çarşıları, bedestenleri köprüleri vardı.

Ama Bursa, yalnız bunlardan ibaret değildi. Gülüp eğlenmeyi, çalışmak ve düşünmek kadar iyi bilen Türk halkı, baharda yazda bağlara bahçelere dökülür, davetler düzenler, ziyafetler çeker, akarsular ve çiçekler ortasında gülüp eğlenirdi.

Bursa'nın bir de kahvehane ve boza-hâne gibi, içlerinde ilim ve san'at sohbetleri olan merkezleri de vardı ki buralarda rakslar ve mûsikî fasılları da eksik olmazdı.

Ama denizden alınmış bir damla su ne ise, Türk'ün cemiyet ve medeniyet deryası içinden seçilip alınmış bir Bursa da odur.
Müesseselerini kütlenin çeşitli ihtiyaçlarına cevap verici birer canlı merkezler olarak kurmaya başlamış ve kurmuş olan Osmanlılar, bu îmâr, hayır ve kültür faa¬liyetlerini memleketin her köşesinde tatbîk edegelmişlerdir.

Kısa zamanda medreseler, mektepler, dershaneler, arastalar, bedestenler, dükkânlar kurup memlekete vakfedenler; bir yanda pâdişâhlar, şehzadeler, sultanlar, vâlidesultanlar, ikbâller, hasekiler, kalfalar, tayalar gibi hanedana ve saraya mensup olanlardan başka, zengin fakir, bütün bir cemiyet de, bu îmar ve kültür faaliyetine iştiraki adetâ gelenekleşmiş bir îman îcâ-bı bilmekteydi. Bilhassa bu tesîslerin dîne bağlı eğitim ve öğretim müesseselerinden başka sivil ve askerî müesseselerden, evler, konaklar, kasırlar, saraylar, yalılar, kaleler, eğitim müesseseleri olarak da: Sıbyan mektepleri, medreseler, tıp, hukuk, ilahiyat kütüphaneleri, dârülhadîsler, dârülkur-râlar, dârülmesnevîler, iktisadî müesseselerden ise, bedestenler, çarşılar, kapanlar, loncalar, kârhâneler, tophaneler, darphâneler bilhassa en göze çarpanlardı.

Sosyal müesseselerden, şifâhâne, has-tahâne, aceze bakım yurtları, körhâneler, cüzzamlılar tekkesi, aşevleri, imaretler, dulhâneler, çocuk emzirme ve büyütme yurtları, gene halkın hizmetinde olan tesîslerdi.

Hâtıra tesîsleri olarak: Mezar, türbe ve lâhidler de bunlar arasında bulunmakta idi.

Su mîmârîsi olarak ise: Çeşmeler, sebiller, şadırvanlar, su yolları, su terazileri, kemerler, bendler, köprüler, spor mîmârîsi vazifesini gören gök meydanlar, ok meydanları, kemankeş tekkeleri, spor âbideleri, zorhâneler mevcuddu.

Bu tesîslerden mezhep, millet, din ve ırk farkı gözetmeden her muhtaca hattâ hayvanlara bile faydalanmak îmkânı verilmişti.

Böylece millî servet, idare, medeniyet ve san'at târîhimizde vakıf ve tesîs adiyle yer alırken, bu millî medeniyet müesseseleri Osmanlılarda yalnız dinî ve medenî hukuk müesseseleri şeklinde kalmayarak içtimaî mânâda büyük değer kazanmış ve zamanla çeşitli istihaleler geçirerek idarî mâhiyete bürünmüş ve devlet teşkilâtı içine girmiştir.

Külliyeler

Ama bütün bu evkaf ve hayratının içinde, şüphesiz ki en dikkate değer olanı külliyelerdir, denebilir. Bu manzumelerde merkezî ağırlık, ibadethane olan camiye verilmekle beraber, bu ana unsurun etrafında ruh ve beden ihtiyaçlarının her çeşidine cevap veren bir site kurulmuştur.

Camii ortasına alan külliyede, medrese, kütüphane, misafirhane aşhane, mum-hâne şifâhâne tabhâne, han veya kervansarayla içtimaî hayat canlı bir uzviyet hâline getirilmiştir.

Böylece de Osmanlılar, ibâdet yerlerini bile muayyen bir işde dondurup günlük hayat ihtiyaçlarına kapamamışlardır. Devlet merkezi olan büyük şehir camilerinin bir çoğunda pâdişâh ve devlet adamlarının siyâsî görüşmelerine ayrılmış husûsî hücreler vardı. Öyle ki henüz madde ve ruh ikiliğine düşmemiş bir zihniyet, kılıcın bölünmez iki yüzü gibi kabul ettiği akıl ve ruh arasında dâima açık bir kapı bırakarak, maneviyat saygısını her işinde ve dâima yanıbaşında hissetmek isterdi.

Kervansaraylar

Amme hizmetine tahsîs edilmiş müesseseler arasında, iktisadî ve içtimaî hayâtımız adına vücûde getirilen tesîslerin en ehemmiyetli-lerinden biri de, şüphesiz kervansaraylardır. Anadolu'da olsun Rumeli'de olsun, memleketler ve şehirler arası kervan ve ticâret yol ve menzilleri üstünde kurulmuş bu muazzam medeniyet âbideleri, Garb'da da Şark'da da eşi olmayan hayır eserleridir.

İnşâ ettirenler tarafından vakfedilen ve masraflarını karşılayacak para, emlâk arazî, vakfedilmek suretiyle varidat temîn olunan bu müesseseler bir divan tarafından idare olunurdu. Fakir olsun zengin olsun, konukdan ücret alınmıyan bu şehir-binâlar, her türlü tecâvüze karşı surlarla çevrili müstahkem bir kal'a gibiydi. Kulelerinde, kapılarında, burçlarında gözcüler, muhafızlar bulunurdu.

Emniyet ve asayiş bakımından bu türlü selâmete alınmış bir kervansaray iç teşkilât bakımından da yolcunun her türlü ihtiyaç ve istirahatını sağlıyacak tertibatı hâizdi.

Küçük bir şehre benzeyen bu kervan-sarayların içinde; yatakhaneden başka, aşhane, mumhâne, erzak kilerleri, tüccar ve yolcuların eşyaları için gayet geniş anbarlar, hamam, mescid, şadırvan, ahırlar, samanlıklar, nalbantlar tamirhaneler ve he¬men her çeşit ihtiyacı karşılayacak büyük küçük sıhhî ve içtimaî yardım teşkîlâtı bulunurdu.

Bir devletin bekası için iktisadî hâkimiyetin zaruretine inanmış olan Osmanlılar, gerek ticâret yollarının asayişi gerek tüccara gösterilen çeşitli kolaylık, zarar ziyan tazmîni, asgarî gümrük ücreti gibi koruyucu ve teşvik edici yardımlarla beraber, ticâret merkezlerini birbirlerine bağlayan bu kervansaraylara zamana göre sayısız ilâveler de yapmışlardır.

Devletin, imparatorluk statüsüne girdiği ileriki asırlarda ise, bunlar memleket coğrafyasını örer gibi, gerek Anadolu gerek Rumeli'deki örnekleri ile, san'at ve zarafetle karışmış bir içtimaî ve medenî âbideler serisi hâline gelmiştir. Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzincan ve Erzurum'u birbiri¬ne bağlayarak İran'a gidenlerden başka, Sinop ve Antalya gibi Karadeniz'le Akdeniz'e mahreç verenler, Hicaz ve Hac yolu menzillerinde kurulmuş olanların her biri iktisadî ve içtimaî zaruretlere muvâzî, hayır ve iyilik fikrinin mahsul ve bereketleri idi.

Balkan Yarımadası'nda ise bu muhteşem kervansarayların en ehemmiyetlilerini, bilhassa Edirne - Belgrad ve Dalmaçya yolları üstünde görmek mümkündür.

Bunlardan, devletin olgunluk yaşında kurulacak olan Sokollu vakfından Lüleburgaz Kervansarayı hakkında Evliya Çelebi'yi bir an olsun dinleyelim: «Bir azîm bâb içre kal'a misâli karşı karşıya yüzelli ocak büyük handır,» dedikden sonra tafsilâta girer ve: gece yarısından sonra dahî olsa gelen misafirlerin içeri alındığını, fakat sabah olup bütün misafirler kalk-tıkdan sonra mehterhane vurulup herkes malından haberdar olmadan, kapıların açılıp kimsenin dışarıya çıkarılmadığını söyler ve yolcuların da  hayrat sahibine duâ edip rahmet okuyarak yollarına gittiklerini ilâve eyler.

Ama gün gelecek, devlet olma yolunda azmini ve şevkini seferber eden Osmanlı Beyliği, ilk defa Gelibolu'dan Balkan Yarımadası'na ayak basmakla kalmayıp Türk hamaset ve celâdetini, Bohemya, Hollanda ve Almanya'ya kadar uzatacağı keşif kollarıyla Avrupa'ya gözdağı verecekdi. Bir yandan da serhadleri, Kırım, Budin -Peşte, Bosna - Hersek, İşkodra, Selanik ve Belgrad'dan Adriyatik sahillerine inerken, Balkan Yarımadası'nı da aşıp Eflâk ve Buğdan'a dayanarak Ortaavrupa'yı ele geçireceklerdi.

Ama târih hazinesinde dürülü yatan Osmanlı fütuhatının künyesini yoklarken, onun Asya'yı Afrika'yı ve Avrupa'yı kucaklıyan cihangirlik destanı, yalnız askerî yönleriyle değil, içtimaî ve medenî târihe kaydettiği derin çizgilerle anılacakdı. Zîra yaka yakaya cenk edilmiş, adım adım fethedilmiş bütün bu ülkeler, mülkî ve idarî bir teşkîlâtçılığın himayesinde, içtimaî ve medenî formasyonunu yaparak, en küçük köy ve kasabalardan en büyük şehirlere kadar yekpare ve seviyeli bir içtimaî nizam bir adalet zarîf ve yumuşak bir medeniyet ağı kurabilmek dehâsını göstermiştir.

Öyle ki Türk süngüsü hangi topraklarda uruş etmişse, orayı her yönden kendi vatanı haline koymuş, anavatandan taşıdığı sürgün hükmü yazılmış nüfus kesafetleri, birkaç göbekden sonra, geldikleri yerleri unutacak kadar o toprağın yerlisi olmuş hattâ bu sürgün emirleri, yalnız evrak mahzenlerinin sandıklarında kalıp bütün bir kütle tarafından unutulmuştur.

Osmanlılar'da Nüfus Politikası
Osmanlı çoğrafyasında devletin devam ve beka siyâsetinin başlıca iki mühim yoldan halledildiği görülür. Biri, yukarda gördüğümüz gibi, sürgün, yâni bir sisteme bağlı kolonizasyon metoduyla yapılan göçler; diğeri de bilindiği üzre, iman ve bilhassa yaygın bir tasavvuf felsefesinin dünyâ görüşü hâlinde büyük kütleye hâkim oluşudur ki bir fikre bağlı olan bu mücâhid ve gaye adamı askerî ta-rîkat ehli, gerek savaşlarda gerek barışlarda devlet çıkarına geniş ölçüde yardımcı olmuşlardır. Birer kahraman diyebileceğimiz bu seçme üretici sınıf bir yandan halkla bir yandan idarecilerle omuz omuza cemiyetin nizam ve âhengine hizmet edip misyonlarının eri olduklarını her vesile ile isbat eylemişlerdir.

Nüfus politikasının teknik işleyiş çizgisi, vatan topraklarına katılan yeni ülkelere nüfusu kesif bölgelerden onda bir nisbetinde üretici ve san'atkârı seçip sürgün göndermek suretiyle yapılan cebrî ve idarî iskândır. Bu göçlere, kendi arzu ve ihtiyarlarıyla katılanların da gittikçe artmasıyle, toprak buhranının önüne geçilmiş, bir yandan da iktisadî ve ziraî bir kalkınma programı tatbîk edilerek toprak siyâsetinin temel hatları böylece sağlama alınmıştır.

Öyle ki Ortaasya bozkırlarından durmaksızın akıp gelen Türk kabîlelerini Horasan ve İran gibi nüfus kesafeti ziyâde olan sahalara yerleştirip maîşet vâsıtası olacak geniş topraklar vermek kabil olmadığından, devletin ilk kuruluş yıllarında baş-layan bu iktisadî ve coğrafî zorlayış, devamlı olarak yeni açılan ülkelerde de böyle bir yerleşme metodunu gerektirmiştir.

Şu da var ki gerek ihtiyarî gerek cebrî yapılan sürgünler, bir ceza ve kusur do-layısıyle tatbîk edilen göçler değildir. İnce ve hassas hesaplara dayanan bu usûle, ancak vatandaştan istenen nâzik bir vazife denebilir. Fakat buna karşı da devlet, bir yerden bir yere göçen kafilelere, yeni topraklarında en müsait şartları hazırlar, muafiyetler temîn eder ; toprak dağıtır, geçim yolları gösterir, san'at, meslek ve hünerlerine imkânlar sağlardı.

Böylece de ana vatan, yeni açılan ülkelere öz evlâtlarından gönderdiği kafilelerle, bu açılan toprakların idare ve siyâset alanında olduğu kadar, iktisad, san'at ve kültür bakımlarından da tam bir vatan haline gelmesine yardım ederdi.

Meselâ Köstendil şehrinin ismi yörük aşîretleri arasında ılıca mânâsına olan kösten kelimesinden geliyordu. Buraya getirilip yerleştirilen yörükler tarafından sıcaksu kaynaklarının çokluğu dolayısıyle şehre bu ad verilmişti.

Köstendil, birinci derecede bir Balkan şehri de değildi. Ama Osmanlı coğrafyasının iliklerine işlemiş bir idare, cemiyet, îmar, şehircilik, ziraat, zanaat siyâseti en küçük kasabalarda dahî tipik örneklerini vermekte bulunuyordu.

İşte Rumeli'nin en mütevazı köşelerinden biri olan İştip. Halkı, gene yörük lehçesiyle konuşurdu. Belli ki buraya sürgün edilenler de gene Anadolu halkı idi.

İnşa değil ibda edilen Türk vatanında en büyük şehir ve en küçük kasaba dahî, içlerine sinmiş müşterek ruhu aksettiren canlı bir uzviyet idi. Bunun içindir ki hangi tarafa yüz çevirirseniz aynı şehircilik, aynı mîmârî, kültür, san'at ve çeşitli medeniyet izleri ile karşılaşmak tabiî idi.

Dirlikli varlıklı binlerce şehir, kasaba olur da onların beyleri, beyzadeleri olmaz mı idi? Ya beyi, beyzadesi olan yerin, sarayı konağı durağı bulunmaz mıydı?

Serhad sarayları, paşa konakları, hanedan ocakları Müslüman - Türk ruhunun mahsûlü olan ve çevresine medeniyet taşıran birer çıkış noktaları idi.

Taht şehrine uzak olan beldelerin halkı ise, taht gölgesini aksettiren bu merkezlerin etrafında mes'ud, emîn ve refahlı olarak birleşmiş bulunuyordu.

Rumeli'yi baştanbaşa ören bu binlerce timarlı, zeametli ocakzâdeler, belki her kasabanın, her şehrin sosyal ve ekonomik hayâtında bir nevi temînât akçesi, mesaîsini yatırdığı emniyetli bir kasa gibi idi. Öyle ki kütle, gayretinin, hizmetinin, ticâretinin san'atının, ilminin, ahlâkının cevabını, tıpkı dağa çarpıp geri dönen sesler gibi, bu merkezlerin reaksiyonlarına göre değerlendirip, tutar veya tutmazdı. Zîra o devir, kütlenin, merkezlerini kaybetmediği, egosantrik bir mihverin anaforuna tutulup, kendi etrafında döndüğü ve kendinden başka bir değer görmediği devirlerden değildi.

Şu da var ki, Garb derebeyliğinin halka ve hattâ kırallara meydan okuyan mutlak ve kontrolsüz tahakkümü ile, ölçülü, mantıklı, itidalli ve ana merkeze itaatli Şark feodalitesini, şekilde de ruhda da asla birbirine benzetmek mümkün değildir.

Timar ve Zeamet Müessesesi

Selçuklularda olduğu gibi, Osmanlılarda da, idarî  ve   mülkî   taksîmat esasları  tanzîm edilirken, son derece sağlam,  basiretli   ve   rasyonel   usûller  ve esaslar kullanılmıştır.

Daha devletin temelleri atılırken Osman Bey, ilk fütuhat hamleleriyle ele geçirdiği toprakları, timar olarak silâh arkadaşlarıyla askerlerine tevcîh etmiştir. Bilhassa yerli halkın her hangi bir suretle topraklarından uzaklaştırılmamalarını, içtimaî ve iktisadî bir tazyike tabî tutulmamalarını kat'i olarak emretmiştir. Netîcede de bu usûl, yavaş yavaş Osmanlı hududları içine giren diğer Türk beyliklerindeki timar ve zeamet sahipleri hakkında da tatbîk edilerek, mülkî ve askerî düzeni bozacak tedbirsizliklerden sakınılması an'aneleştirilmiştir.

Devletin, imparatorluk çağına vardığında ise, iç teşkilât ve mülkî taksimatın şu şekilde halledildiği görülecektir:
Memleket eyâlet ve sancaklara ayrılmış; eyâletler beylerbeyilerin, sancaklar da sancakbeyilerinin mesuliyetine verilmiştir. Merkezde sadrazam ne ise, beylerbeyi de kendi bölgesinde buna yakın hukukî ve kazâî salâhiyete mâlik bulunarak hem hükümdarı temsil etmekte, hem de devlet kuvvetlerini elinde tutmakta ve aynı zamanda bölgesinin en yüksek askerî âmiri bulunmakta idi. Beylerbeyilerine tabî olan sancakbeyileri de keza, bulundukları kısmın hem vali hem de kumandanı mevkiinde idiler.

Osmanlılar, durmadan açtıkları yeni ülkeleri, mülkî ve askerî ağlarla sıkı sıkı kuşatmak için memleketin toprak dâvasını, Selçuklular'da olduğu gibi, bir nevi şartlı veraset sistemine bağlamışlardı. Öyle ki, toprağı tımar, zeamet ve has isimleri altında, ehil, mazbut ve kapalı bir sınıfın uhdesine vermek böylece de bir nevi arazî aristokrasisi vücûde getirmek suretiyle, bu müşkül işi cemiyet ve devlet bünyesine en uygun şekilde halletmişlerdir.

Böylece devlet teşkilâtı bir taraftan askerî esaslara, diğer taraftan arazî rejimine dayanarak ortaya yarı feodal bir vaziyet çıkmış ise de, bu, Ortaçağ Avrupasızdaki mutlak ve geniş salahiyetli feodaliteye benzememekte idi. Zîra islâm hukukunun müdâhalesi ile Osmanlılar, arazînin mülkiyetini Beytülmal denilen devlet hazinesine bırakmakta idiler.

Garb'ın, kıralları dahî nüfuzları altında tutan mutlak salahiyetli feodalitesinin Osmanlılar'da teşekkül etmemesini, islâm hukukunun ve müslüman îman ve îtikadının tesîs etmiş olduğu örf ve an'aneye dayanan içtimaî karakterinde aramak lâzımdır.

Timar ve zeamet sahipleri kendilerine tanınan hak ve imtiyazlar mukabilinde devlete karşı bir takım vazife ve borçlarla mükellef idiler. Bahusus memleket müdafaası için sipahi namı altında bir sınıf asker yetiştirmek, tâlim ve terbiyelerinden mes'ul olmaktan başka, teçhizatlarını da temîn etmek, vazifeleri cümlesinden idi.

İmparatorluğun yükseliş devirlerinde timar ve zeametlerin ehliyetsiz ve yabancı ellere düşmemesi ve seviyesini muhafaza etmesi, iç siyâsetin bel kemiğini teşkîl ettiğinden, tevcihler dâima sipahi sınıfına tahsîs edilirdi. Böylelikle de mülkî ve askerî idare, içtimaî ve iktisadî istikrara sahip bir arazî rejiminin mes'uliyetine ısmarlanmış olurdu.

Avusturya Elçisi Busbecq, Türklere karşı beslediği menfî duygulara rağmen, Osmanlı tehlikesi karşısındaki hazin çaresizliğini, kâh kindar, kâh gaddar bir müşahede ile belirtirken, Türklerde mevki ve rütbe kazanmanın, ancak liyakat ve kahramanlığa bağlı olduğunu, tembel, kabiliyetsiz ve namussuzların asla yükselmediğini ve bilhassa hiç kimsenin, soyundan, servet ve nüfuzundan dolayı bir liyakatlının üstüne geçemediğini söyledikten sonra «Türklerde herkes kendi ikbal ve istikbâlinin inşâcısıdır, şeref ve makam ancak liyakat ve maharetin mükâfatıdır. Her neye teşebbüs etseler muvaffak olmalarının ve hâkim bir ırk haline gelmelerinin ve her gün hudutlarını biraz daha genişletmelerinin hikmetini burada aramalıdır.» der.

Şu nokta da toprak rejiminin lehine bir kayıtdır ki, timar ve zeamet sahiplerine karşı gerek halkın gerek eker - biçer taifesi olan çiftçinin hukukî vaziyetleri de evvelden tesbit edilmiş belirli ve muayyen şartlarla sağlama bağlanmış bulunduğundan, arazinin semere ve mahsûlünü toplayan ve toprağı fiilen kullanan sınıfa karşı hakları hudutlu ve objektif mâhiyette idi. Zîra timar sahipleri kendi çevreleri içindeki araziyi doğrudan doğruya kullanamazlar ve üstelik boş da bırakamazlardı. Behemehal bu toprakları o bölge ahâlisine tefviz mecburiyetinde idiler. Şu da var ki ne tefvîz edilecek şahsı istedikleri gibi seçebilirler ne de tefvîz şartlarını kendileri tâyin edebilirlerdi. Mutlaka hukukta işaret edilen tercih sebeplerini göz önünde tutarak bu ölçülere göre istihkak sahibi sayılan kimselere gene toprak hukukunun tesbit ettiği mâlî karşılık mukabilinde tefvîz etmek mecburiyetinde idiler. Böylece de timar ve zeamet sahiplerine karşı hakları teminat altına alınmış olan çiftçi, arazî buhranı ve ihtikâr gibi sun'î krizler karşısında zavallı bir esir ve ecir vaziyetine düşürülemezdi.

Esas îtibariyle timar ve zeamet sahipleri bir kapalı sınıfın mensubu olduklarından, içlerine yabancı unsurlar sızmaz ve böylece de müessese, kahramanlık ve yararlıkları sabit olmuş sipahiler sınıfı içinde bekâret ve safvetini muhafaza ederdi.

Timar ve zeamet, mülkî ve daha ziyade askerî bir hizmet karşılığında verilmiş olduğundan, sahibi ölüp de mahlûl kaldığı zaman, muharebeye iştirak edebilecek iktidarda oğlu varsa tamâmı veya kılıç denen bir kısmı bu vârise verilir, kalan kısmı da ehil ve çalışma gücü olan sipahiler arasında taksim edilirdi. Şayet toprak sahibi faaliyetten kalacak kadar yaşlanmış veya alîl olmuşsa, timarın bir kısmı ile tekaüd olunur diğer kısmı da gene mükâfata hak kazanmış çalışabilen sipahilere tevcîh olunurdu.

Türklerin yükseliş devirlerinde Avrupa, Osmanlı Devleti'nin bütün müesseselerine imrenmekte ve taklit yoluna gitme gayreti içinde olmasına rağmen taassup ve cehaleti, arzularına köstek olmakta bulunuyordu. Türklerin toprak aristokrasisi de Garb'ın gözünden kaçmıyan bir ileri müessese olmasına rağmen, bu, mantıklı, sağlam ve şaşmaz esaslara dayanan timar ve zeamet müessesesi ile, Avrupa'nın derebeylik idareleri, ölçüye sığmaz derecede iptidaî, geri ve korkunç bir istibdat örneği olduğundan, bir türlü ıslah edilememiştir.

Resmi Ordunun Kuruluşu

İlk Osmanlı Hükümdarlarından Orhan Bey'le Murad Hüdâvendigâr, bir gemi kaptanı uyanıklığı ile devlete en kestirme ve isabetli rotayı çizen iki politika dehâsı idiler.

El altında muazzam ve daimî bir ordusu olmayan ve istenildiği zaman düşmanı karşılayacak hazır bir kuvveti bulunmayan devletler için istikbâlin tehlikelerle yüklü olduğunu târih kendilerine söylemiş bulunuyordu.

Gerçi sefer vaktinde timar ve zeametlerden gelen topraklı sipahiler, memleket müdâfaasında büyük güç sayılırdı. Zîra hem ilk alarmda vazife başına koşarlar hem de gerek yetişmeleri gerek silâh cephane, giyim yol ve cep harçlıkları, timar sahipleri tarafından karşılandığından devlet hazinesine yük de olmazlardı. Buna rağmen devletin eli ve emri altında talimli bir sınıf asker bulunması elbette çok mühimdi.

Halbuki Romalılardan sonra, Osmanlılara gelinceye kadar hiç bir devlet daimî ordu kurmamıştı. İşte Orhan Bey zamanında temelleri atılan bu fikir, Birinci Sultan Murad zamanında gerçekleştirilerek, Türkler tarafından dünyâ askerlik târihinin ileri adımlarından biri oldu.

Şu da var ki bu askerî teşkilât, Hacı Bektaş Ocağı'na bağlanmakla, gaza ve ci-had ruhu, bir manevî otoritenin kolu kanadı altına girerek bir kat daha kuvvet ve kudsiyet kazanmış oldu.

Yeni kurulan bu orduya resmî kıyafet kabul edilmesi de askerî teşkilâta üniforma usûlünü getirmekle gene Türklerin bu yolda ilk adımı attıkları görülmektedir.

Devşirme Müessesesi

Devşirme çocuklarından bir ordu teşkîl etmek fikrini, yalnız devletin harb gücünü arttırmak gayesiyle izah pek mümkün değildir. Bu teşkilâtın meydana gelmesindeki askerî zarurete muvazî olarak idarî ve içtimaî zorlama, ordunun takviyesi kadar bir kolonizasyon zarureti idi.

Fakat bu zaruretin sebep ve neticesine temas etmeden evvel, devşirme müessesesinin ve kolonizasyon sisteminin Osmanlılarda rağbet bulmasını, bir bakıma târihî geleneklerin bir devamı saymak icabetmektedir. Şöyle ki: Emevî Hanedâm'nın inkırazını, aile içindeki rekabete atfeden Abbasîler'in devlet idaresinde Memlûkler'den istifâde etmek usûlü, sonradan Türklere de geçmiş, şehzadelerle Türkmen emîrlerinin birleşerek isyanlar çıkarmaları, Alpaslan'la Melikşâh'ı ve bilhassa Nizâmü'l-Mülk'ü aynı sistemi kabule meylettirmiştir. Sonra aynı gelenek, Osmanlı Devleti'nde de ifâde bulmuş hattâ imparatorluğun esas dayanaklarından biri olmuştur.

Böylece de dünyânın henüz milliyet cereyanı diye bir hareket tanımadığı bu devrinde, Osmanlılar, devletlerinin temelini bu ümmet anlayışına oturtmuşlardı.

Devşirme metodunun devlet nizamları içinde yer almış olmasının sebeplerinden biri de şudur ki, gerek Anadolu gerek Rumeli, Türklerin fâtihâne savletleri ile Selçuklu ve Osmanlı hudutları içine girmeden evvel, asırlar boyu Ortaasya' dan dalgalar hâlinde Balkanlar, Makedonya, Dalmaçya kıyıları ve Avrupa içlerine akan bu sel, ayak bastığı ülkelerin siyâsî, içtimaî ve etnik bünyeleri üstünde derin izler bırakmış olmasına rağmen, yerleştikleri bu yeni coğrafya üstünde Cermen ve Latinlere karışmaktan kurtulamamış, daha çok, Bizans tesîrinde kalarak Ortodoks kilisesine bağlanmışlardır.

İşte Osmanlıların göğüsleyip fethettikleri Rumeli topraklarında Türk göçlerinin bereket ve bakiyelerinden hâlâ büyük kalabalıklar bulunuyordu. Hâkim devlet olarak karış karış Rumeli'yi idarelerine alan Osmanlılar ise, hâlâ kendi dillerini unutmamış olan bu toplulukları bünyeleri içinde eritmekten vazgeçemezlerdi. Nitekim bu noktada ağırlık kazanan devşirme müessesesinin hareket noktası, zamanla imparatorluğun ana çizgilerinden birini teşkîl etti.

Aynı usûl, asırlarca evvel Asya devletlerinde ve bilhassa Bizans'da, uzun bir tecrübe devresi geçirmiş bulunuyordu. Binlerce yıllık Ortaasya göçleri, Lâtin, Cermen ve Helenler tarafından tabiî veya sistemli olarak nasıl temsîl edilip eritilmisse, şimdi de, aynı unsurlar, Türk - İslâm birliğinin malı oluyordu.

Bizanslıların «Türkopol» dedikleri hassa alayını teşkîl eden askerler Türkler olduğu gibi, Abbasî ordusundaki Türklere karşı harb edenler de gene, Bizans'ın Türklerden teşkîl ettiği alaylar olduğu, târîhin bildirdiği gerçeklerdendir.

İşte Garblıların bir vahşet ve barbarlık hareketi diye vasıflandırdıkları devşirme    müessesesi,    yabancı   coğrafyalar, harslar ve dinler içinde kaybolmuş Türklüğün, kısmen olsun, kurtarılması ve devlete taze aşılar ilâve edilmesi anlayışı ile de sıkıca alâkalı bulunmaktadır ki böylece de Türkler, Ortodoks ırkdaşlarından, hiç değilse küçük bir zümreyi kendi bünyeleri içine kazanmakla ihkak-ı hak eylemişlerdir.

Şu nokta, devşirme ve dolayısıyle yeniçerilik târihi bakımından dikkatle mütâlaaya değer ki, ordu için oğlan devşirmek, gelişi güzel ve keyfî hareketlerle tatbik edilen bir devlet siyâseti değildi. Aksine, en ince teferruatı dahî kanunî hükümlerle tesbit ve tâyin edilmiş bir metoddu.

Evvelce beylerbeyilerin ve sancakbeyilerin ve kadıların nezâretinde yapılan bu iş, sonra yeniçeri ocağına bırakılarak, sekbanbaşı, solakbaşı, zağarcıbaşı, seksoncu-başı, turnacıbaşı, zemberekcibaşı, yayabaşı gibi, ocağın en itimada değer kimselerinden birinin eline verilen fermanla yola çıkarılırlardı.

Evvelce verilmiş karar gereğince, çocuk devşirilecek mahalle gelindiği zaman münâdîler vasıtasıyla köylere kadar her tarafa haber salınarak sekiz - onsekiz yaş

arasında, sıhhatli kanunî ölçülere uygun, soyu, ailesi temiz, bekâr ve meslek sahibi olmamış olanlardan kırk hanede bir çocuk olmak üzere seçilirdi. Tek evlâdı olan ailelerden çocuk alınmaz, el elinde büyümüş öksüz ve yetimlere rağbet edilmez, ahâlisinin ahlâkça zayıf olmasıyle şöhret bulmuş vilâyetlere ise hiç yanaşılmazdı.

Şu da idarî ve iktisadî bakımlardan dikkate alınacak bir noktadır ki yeniçeri efradını devlet bütçesine lüzumsuz yük haline getirmemek için, ordu ihtiyacını aşacak mikdarın üstüne asla çıkılmazdı.

Devşirmelerden, sadrazamlığa, vezirliğe, pâdişâh damatlığına, beylerbeyiliklerine ve devlet kademelerinin her basamağına çıkanlar olduğu gibi, gerek mevki gerek cemiyet nazarında kazanmış oldukları itibar ve şeref, hıristiyan ailelere, evlâtlarını ocak mensupları arasında görmeyi bir fırsat ve nîmet hâline getirmişti.

Gene ocak mensuplarından ilim yapıp icazet almış müderris pâyeli kimseler olduğu gibi, saz şâirleri, bilhassa Lâtîfî ve Âşık Çelebi tezkirelerinde, Rahîkî, Ulûmî, Husrev, Sıtkî ve Nihânî mahlâslı şairler olduğu bildirilir.

Keza, dinî - hamasî - mûsikî kültürü bakımından da mehter takımı ve gülbankleriyle vecidli bir coşkunluğa sâhibolan yeniçerilik târihi, temelleri kaymcaya kadar ikibuçuk asırdan fazla bir zaman, millî satvet ve kahramanlık destanımızın en muhteşem çizgilerini meydana getirmiştir.

İşte her bastığı yerde kök salmış, her gittiği yere medeniyet ve adalet taşımış olan Osmanlı Türklüğü'nün dünyâ târihini kıskandıracak zirveleşmiş içtimaî yapısını kısaca gözden geçirmiş bulunuyoruz.

Osmanlı Devleti askerî rejim esâsına göre kurulmuş olmasına rağmen, dünya idare ve medeniyet târihine getirdiği nizam, üslup ve tevhide dayanan ideolojik gaye bakımından ortaya koyduğu ahenkli bütünlük, cihana parmak ısırtacak bir seviye arzeder.

Osmanlı Devleti, bir kuvvetler muvâzenesine soktuğu maddî manevî bütün müessese ve teşkilâtını bütünlerken, bu organik vahdetin parçaları diyebileceğimiz bütün elemanları, tek ve yekpare cevher hâline getiren kuvvetin ne veya neler olduğunu düşünmek lâzımdır.

Ancak, buna verilecek cevap, ne sâdece kolonizasyon metodu, ne din müessesesi ne toprak rejimi, ne idare cihazı, ne hükümdarlık hanedanı, ne ordu ve askerlik müesseseleri, ne kültür, ne san'at, ne ticâret ve ne de iktisaddır denebilir.

Şu halde bütün bu maddî manevî değerleri ve güçleri tek kazan içinde kaynatıp tek ve yekpare cevher hâline koyan ateşin, insandan ayrılmayan kemalli îman; îmandan ayrılmayan kemalli insan olduğunu kabul etmek gerekecektir.

Samiha Ayverdi

Kaynak: Yüzyıllar Boyunca Türk Sanatı - Hazırlayan Oktay Aslanapa - Devlet Kitapları - 1977

f t g m