• Millî Kültür

  • Millî Kültür

  • Kültür, milli; medeniyet, milletler arasıdır.

  • "Medeniyet gül alıp gül satmak, gülü gül ile tartmaktır. Ömer Özercan

Copyright 2020 - Custom text here

Gölge Oyunu

GÖLGE OYUNU

Bir ışık kaynağından yararlanarak iki ya da üç boyutlu herhangi bir nesnenin gölgesinin ya da izdüşümünün herhangi yere düşürülmesine gölge oyunu denir. Her ne kadar Türk kültüründe iki boyutlu tasvirlerden yararlanılarak yarı şeffaf bir perde gerisinde oynatılan Karagöz'ü gölge oyunu olarak biliyorsak da aslında perdede gördüğümüz tasvirlerin gölgeleri değil kendileridir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı gölge oyunu çeşitleri de vardır. Uzakdoğu gölge oyunlarının bir kısmında kuklalar bizde olduğu gibi perde gerisinde oynatılırken bazıları da perde önünde oynatılır.

Gölge oyunu tekniği Asya kökenlidir, bir görüşe göre Cava'dan, bir başka görüşe göre Hindistan'dan bir diğerine göre de Çin'den çıkmıştır. Zaman içinde Asya'dan dünyanın değişik bölgelerine yayılmış ve dünyanın her tarafında oynatılır olmuştur. Gölge oyunlarının Asya'dan dünyanın diğer bölgelerine yayılmasında Türk göçlerinin çok büyük etkisi olmuştur. Türk göçlerine paralel olarak önce Orta Doğu'ya , ardından Afrika'ya ve Balkanlar üzerinden ve Avrupa'ya dek yayılmıştır.

Gölge oyunu tekniği, her toplumun kültürel yapısına göre farklı şekillerde uyarlanarak çok değişik uygulama alanları bulabilmiştir. Burada temel olan "Tekniktir". Her toplum kendi folklorik özelliklerine, dünya görüşüne, dini yapısına, toplumsal ve ekonomik yapısına ve teknolojik seviyesine uygun olarak farklı gölge oyunu çeşitleri geliştirmişlerdir. Örneğin Güneydoğu Asya'da gölge oyunu daha çok dini ya da tarihi (kahramanlık destanları vs.) konularda kullanılıyor, Türk toplumunda ise Karagöz Hacıvat olarak biçimlenen gölge oyunu zaman zaman dini, bazen hiciv (taşlama), bazen de komedi unsuru olarak kullanılmıştır.

Devamını oku...

Türk Halk Tiyatrosundan Bir Örnek (Kavuklu İle Pişekâr)

Orta Oyunu - Uçmak  (Kavuklu İle Pişekâr) 

  • KAVUKLU: Sorma Tosun'cuğum, bir felâket atlattım ki tarif kabul etmez.
  • PÎŞEKÂR: Aman, geçmiş olsun Hamdici'ğim...
  • KAVUKLU: Geçmiş olsun ki, geçmiş olsun!
  • PÎŞEKÂR: Naklet bakayım, merak ettim.
  • KAVUKLU: Canım, geçende fırtına çıkmadı mıydı?
  • PÎŞEKÂR: Evet, hattâ ben korkudan evin bodrumuna kaç­mıştım; sen nerede idin?
  • KAVUKLU: Ben göklerde...
  • PÎŞEKÂR: Deme!...

    Devamını oku...

Orta Oyunu

Orta Oyunu, Karagöz gibi geneksel bir seyirlik oyun olmakla birlikte, Karagöz’e göre daha yeni bir sahne sanatıdır.

Orta oyunu adına ilkin 19. yüzyılda rastlanmaktadır. Ancak Türkler arasında bu türden “söyleşmeli oyunlar”ın varlığı, farklı adlarla, eskiden beri bilinmektedir. Bunlara “oyuncu kolları” denilmektedir. Evliyâ Çelebi çeşitli adlarda on iki oyuncu kolunun varlığından söz etmektedir. 1825 yılında Şehzâde Abdülmecid’i eğlendirmek üzere temsil edilen bu tür bir oyunu ve tiplerini anan ilk eser, Enderûn Tarihi’dir. Ortaoyunu adı ise, ilk olarak, Saliha Sultan’ın 1834 yılındaki düğününü anlatan Sûrnâme’de geçmektedir. Ortaoyunu da, tıpkı Karagöz gibi, “söyleşmeli” bir temsildir.

Ortaoyununda Pişekâr tiplemesi “dişi konuşan”dır ve Karagöz’deki Hacivat’a karşılık gelir. Karşısındakine söz fırsatı vererek oyunun gelişmesini sağlar. Buna “anahtar vermek” denilir. Pişekâr’ın anahtar vermesine, tıpkı Karagöz gibi, Kavuklu karşılık verir. Ortaoyununda söz sanatı ikinci planda kalmaktadır. Söz burada dayanak işlevi görmekten öteye gitmez. Bu nedenle ezberlenmek üzere önceden hazırlanmış, yazılı metinleri yoktur. Oyun taklit ile gelenekselleşmiş belirli kalıp ve tipler üzerine gelişir. Oyuncu oldukça basit bir eylem çizgisi izleyerek, geleneğin öngördüğü gibi, belirli yerlerde söylenmesi gereken kalıpları tekrar eder. Bunun dışında herşeyi irticalen söylemekte özgürdür. Ancak ortaoyununda söz yarıştırma, Karagöz’e göre daha önemli bir yer tutar ve ustalık ister. Bu söz yarıştırmaya jes ve mimiklerin yarıştırılması da eşlik eder. Bütün bu karşılıklı çekişme “çene yarışı” olarak anılır. Orta oyunu çok oyunculu ve çalgılı bir seyirliktir.

Çalgılar, Karagöz’de olduğu gibi, başta ve oyuncular sahneye girerken onların girişini haber vermek üzere devreye girer. Oyunun sahnesi etrafı çepeçevre seyircilerle çevrilmiş bir dairedir. Bu oyun alanına “Palanka” adı verilir. Ortaoyunu genellikle yaz mevsimlerinde, mesire yerlerinde ya da kimi zaman han ve tiyatro sahnesi gibi kapalı yerlerde sergilenir. Açık alanlarda seyircilerle oyun alanı aralarına ip gerilmiş kazıklarla birbirinden ayrılır. Çalgıcılar seyircilerin tam önünde, oyun alanı ile seyircilerin arasında bulunurlar. Sahnede iki dekor unsuru yer alır. Bunlardan birincisi oyun alanının sağ tarafında yer alan ve evi temsil eden, paravanaya benzeyen “Yeni Dünya”; ikincisi ise “dükkân” denilen ve iskemleye benzeyen bir başka nesnedir.

Devamını oku...

Meddah

Meddah 

Meddah, aslında bir halk hikâyecisidir. 15. yüzyıldan beri varlığı, başka isimlerle de olsa, bilinmektedir. Meddahlar, tarih içinde kıssahân, şehnamehân gibi isimlerle de anılmışlardır. Saraydaki eşdeğerleri ise mukallit, mudhik ve maskara gibi isimlerle anılırlardı.

Tamamen halk gösterisinin bir parçası olan meddahlar, Karagöz ve ortaoyunundan pek çok unsuru kendi anlatılarına katmışladır. Meddahlar hikâye ile taklidi birleştirmişler ve meddah hikâyesi olarak adlandırılan bir halk temaşası tarzı yaratmışlardı. Bu tarzdaki meddah anlatısı 18. yüzyıldan itibaren gelenekselleşmiştir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın meclisinde düzenlenmiş olan helva sohbetinde onlara ilişkin ilk kayda rastlanmaktadır. 19. yüzyıla ilişkin metinlerde meddahlardan daha sık bahsedildiğine tanık olmaktayız.

Örneğin Ebuzziya Tevfik kahvelerde İstanbul hayatını anlatan, taklit katarak ince hikâyeler anlatan ve bunu naklettiği tarihten yirmi beş yıl kadar önce ölmüş Yağcı İzzet adında bir meddahtan bahseder. Bu gelenekselleşmiş biçiminde meddahlık, daha çok şehir hayatına ait tek aktörlü bir temsildi. Meddah anlatısında bütün temsilî unsurlar hikâyenin çerçevesi içinde yer almaktadır.

Meddah hikâyesine, daima beyit biçiminde geleneksel bir girişle başlar ve bu girişi anlatacağı hikâyeye bağlardı. Hikâyesi içinde önce hikâyenin geçtiği yeri ve kahramanları anlatır, hikâyenin eskiliğinden bahisle o güne ilişkin hiçbir kişiye ve olaya atıfta bulunmadığını vurgulayarak dinleyenleri tenzih ederdi. Arkasından hikâyesini anlatır ve anlatımının içine çeşitli taklitleri, tiplemeleri, benzetmeleri, kıssaları yedirirdi. Taklit ve tiplemeleri, çeşitli mimiklerle desteklerdi.

Devamını oku...

f t g m